Kategoriler
sandık

TRActatus loGICO PHILOSOPHICUS

“Üzerine konuşulmayan konusunda susmalı.”
Ludwig Wittgenstein

Bana sağ elini gösterdi. Elinin dış yüzeyinde çok derin olmayan ama fazlaca uzun çizikler vardı; renklerinden anlaşıldığı kadarıyla kimisi çok yeni, kimise ise oldukça eskiydi. Aman Allah’ım, ya o gözleri? Vicdansızlığımı ve korkaklığımı affedin ama zayıflıktan kuru kafaya dönüşmüş suratından fırlamak üzere gibiydiler ve fır fır dönüyorlardı.

Bazen saatlerce hiç kalkmadan öylece oturduğu, şöminenin önüne çektiği tek kişilik koltuğa beni oturttu. Kendisi ise, alevlerle benim arama,yere çöktü. Korku hikayelerinin klişe bedensiz gölgelerine benziyordu. Odadaki tek ses, babasından kalan eski saatin yorgun tik taklarıydı. Durmadan aynı şeyi tekrarlıyor, sesi bir histerikleşiyor, bir sakinleşiyordu: “Ben ölmeyeceğim”…

Yalnızca birkaç saat önce konuştuğum doktoru, onunla aynı fikirde değildi. Beynindeki kanser onu yemiş, bitirmişti. “Neredeyse”, diyordu doktoru, “Tümörden başka bir şey kalmamış geriye.” Bu sözleri hatırladığımda bir an için şiddetle irkildim. Çünkü yıllardır ayrı düşmediğim arkadaşımla değil, onun bedenini işgal eden tümörle sohbet ediyormuş gibi hissettim. Tedirginliğimi anlamış olmalı ki, şefkatle elimi tuttu. Elindeki tüm kemikleri hissettim.

Şömine alevinin haricinde, oda karanlık sayılırdı. Bu yüzden duvarlara astığı sayısız kağıdın üzerindeki çizimleri zorlukla seçebiliyordum. Belki eğitimli bir gözün çok daha fazlasını görebileceği çizimlerde, ben yalnızca birbiriyle bağlantılar kurmuş dikdörtgenler ve daireler gördüm. Ama çizimlerin birçoğunda yer alan, kendisini ısrarla tekrarlayıp duran bir figürü kesinlikle tanıdığıma eminim. Bu bir şekilde, ilgili ya da ilgisiz; herkesin aklına kazınmış çok meşhur figür, DNA idi. Yine de bunu garipsemedim. Kanserin teşhis edildiği günlerde araştırmaya başladığı bir mesele, daha sonra onda saplantı haline gelmişti. Buna ‘Gaia Hipotezi’ deniyordu ve dünyadaki bütün canlıların aslında tek bir canlının parçaları olduğu fikri üzerine kuruluydu. Akabinde parlak felsefe kariyerini hiçbir açıklama yapmadan bırakan dostum, yaşını ve geriye yalnızca birkaç yılı kaldığı gerçeğini umursamadan, tıp okumaya başlamıştı. Kısa sürede diplomasını eline almış ve evine kurduğu devasa laboratuarda sessizce çalışmaya başlamıştı. Görünen o ki, bedenini ezip geçen kanser, dillere destan üstün zekasına zarar vermemişti!

O günlerde bu garip davranışlarını tehlikeli ya da saçma bulmamıştım. Herkesin gözünün önünde duran gerçek şuydu ki, dostum ölüyordu ve bu durumdan hiç de hoşnut değildi! Elbette kanserin çaresini bulacağını falan düşünmemiştim ama hiç değilse, çaba gösteriyor, ağlayıp sızlanmak yerine bir hedefin peşinde koşuyor, kafasını meşgul tutuyor ve kendisini avutuyordu. Şimdiyse, zekasının halen yerinde olduğundan emin değildim. Karşımda gerçek bir yıkıntı olarak duruyordu. Bir gülüyor, bir susuyor, düzensizce nefes alıyordu. Ona kendisini nasıl hissettiğini sorduğumda, “Hiçbir tümce kendi üzerine bir şey söylemez, çünkü tümce imi kendi kendisinin içinde kapsanamaz,” diyordu.


Elinin üzerindeki çizikler, Kanser’in marifetiydi ama elbette baş harfi büyük. Kanser, onun kedisinin adıydı. Kedisine, korkunç hastalığının adını vermesi, beni elbette epey ürkütmüştü. O ise, verdiği isimden hiç mi hiç rahatsız değildi. Aklını kaybetmeye başladığı zamanlar muhtemelen o kediyi sahiplendiği zamanlardı. “Neden böyle diyorsun?” diyordu, “Kanser olağanüstü bir şey!” Dostumun savaşı kaybedip içine düştüğü umutsuzlukla aklını yitirdiğini düşünmüştüm. Kanserle savaştığını düşünmek içimi rahatlatıyordu, peki git gide ona hayranlık duymaya başlamasına ne diyecektim? “Bak şimdi; her şey bir dizi mutasyonla başlıyor. Çeşitli etkenlerin sonucunda, DNA’nın yapısı bir miktar değişiyor ama hiçbir şey rastgele değil. Herhangi bir gende ortaya çıkan değişim, kanseri tetiklemiyor. Yalnızca kesin biçimde, belirli özel genlerin değişime uğraması kanserle sonuçlanıyor. Bir kez bu genler değişip aktifleştiler mi, hayranlık uyandırıcı bir süreç başlıyor. Genleri değişen hücre, kanserin kontrolüne geçiyor. Yapısı ve işlevleri değişime uğruyor. Mesela oksijensiz solunum yapmaya başlıyor! Ardından hızla çoğalıyor. Döllenmiş bir yumurta gibi. Başlangıçta var olan tek hücre, çok sayıda hücreden oluşan bir nevi koloniye dönüşüyor ve inanılmaz derecede akıllı biçimde hareket ediyor. Tümörler, kendi aralarında damar benzeri yapılar oluşturuyor. Haberleşiyor, alış-veriş yapıyor ve çoğalıyorlar. Bir organizmanın içinde, yepyeni bir organizma yetişiyor!”

Yine de şimdiki halini görünce, o eski zamanlarını mumla arıyordum. Gözümü ondan kaçırıyordum ama nereye bakacağımı bilemiyordum. Keşke diyorum, kanser buraya gelse de, en azından onunla ilgilensem… Ama o da ortalarda görünmüyordu. Yine de halen hayatta olduğuna emindim. Daha önce de söylediğim gibi, çiziklerin bir kısmı epey yeniydi.

Gerilimden sıkılmıştım, konuşacaktım. Üstüne gidecektim. Belki de aklı başına gelirdi. En kötü ihtimalle de sinirlenirdim ve bundan aldığım cesaretle bir zamanlar dostum olan tümörün evini terk ederdim. “Nasıl”, dedim, “nasıl ölmeyecekmişsin?”

İşaret parmağını kuruyup çatlamış dudaklarına götürdü ve “ŞŞT” dedi. Kucağındaki defteri bana uzattı.

Sayfaları hızla okurken, hayatım boyunca karşılaştığım en zekice deli saçmasının etkisinde, sürekli artan bir dehşete kapıldım. Allah’ın cezası, şimdiye dek gelmiş geçmiş en kapsamlı kanser araştırmasını yapmış olabilir, delice deneyimlere imza atmıştı. Bazı paragrafları asla aklımdan silinmedi.

Kanser, normal şartlarda bölünüp çoğalma yeteneğini kaybetmiş olan sinir hücrelerinin yeniden çoğalmalarını sağlıyor. Durmaksızın sürdürülen bir beyin tümörü çoğalma zinciri, yalnızca genetik materyalin değil; fikirlerin, kişiliğin ve hatta hatıraların dahi ölümsüzleşmesini sağlayabilir.

Araştırmalarım derinleştikçe, kanserin bir dejenerasyon ve ya bozulmadan çok, bir öze dönüş olduğuna inanmaya başladım.

Kanser meselesinin, tesadüflerle uzaktan yakından alakası yok. Kanser hücrelerinin hatasızca ve her seferinde, tekrar tekrar uyguladıkları kesin ritüeller, hepsinin içlerinde, henüz ‘sağlıklı’ hücrelerken bile barındırdıkları değişmez bir program olduğunu gösteriyor. Yaşam döngüleri, ‘sağlıklı’ hücrelerinkinden çok daha başarılı ve hatta bana kalırsa, kusursuz…

Farklı insanlara ait hücrelerin, kanser hücrelerine dönüştükten sonra aynı başarılı programı izlemeyi ve bizim çok daha ilkel bir enerji üretme yöntemi olarak göreceğimiz oksijensiz solunumu kullanmaları, çok eski zamanlarda başarıyla kullanılmış, bizim alışkan olduğumuzdan farklı bir yaşam mekanizmasının, mutasyonla yeniden aktifleştiğini hissettiriyor.

Yanılmışız! Yıllardır yanılıyormuşuz! Haklıydım. Kanser hücreleri, ‘sağlıklı’ hücrelerin genlerinde meydana gelen bozulmalarla oluşmuyorlardı. Bizim ‘sağlıklı’ hücrelerimiz, kanser hücrelerinin genlerindeki bozulmalarla meydana gelmişlerdi ve çok çok çok sıfırlı yıllardır üzerimize bir hastalık olarak çökmüşlerdi.

Deney 263, İkinci Salı: Kanser, bugün çok stabil davranışlar sergiliyor. Doku reddi riski ortadan kalktı.

Deney 263, Üçüncü Çarşamba: Tümörün hacmi iki katına çıktı.

Deney 263, Beşinci Cuma: Kanser’e enjekte edilen, fazladan birkaç geninin daha değişime uğratıldığı Örnek3 hücreleri, metabolizmayla inanılmaz bir uyum içinde çalışıyor. Kanser’in motor davranışlarının birçoğu hala çalışıyor. Kişilikte rastlanan değişimler: Gözle görülür bir ego yıkımı. Ne yaşamayı, ne de ölmeyi pek umursadığını sanmıyorum. Bazen saatlerce ses çıkartmadan yatıyor, Dünya’yla gerçek bir uyum içinde olduğunu hissediyorum.

Kafamı kaldırıp bozulmuş, çirkin suratına baktım. Ben ne denli dehşete kapılırsam, o kadar heyecanlanıyor gibiydi. Bir şey söylemesini beklemem saçma olacaktı. Sanki söyleyebilecek bir tek sözü bile kalmamıştı. Ya da bildikleri, söylenemeyecek şeylerdi. Ben oyumu ilk seçenekten yana kullandım. O an çok açık görünmüştü. Dostum gerçekle hayal arasındaki sınırı ihlal etmişti. Yazdıkları her ne kadar mükemmel bir tutarlılıkla ilerlese de, deneylerinin birer hayal ürünü olduğunu düşündüm. Ne de olsa o bir felsefeciydi ve ikna edici olmayı başarıyordu ama bu defterde çizimlerle birlikte gösterilen deneyler, gerçek olamazdı. Onun sonsuz yaratıcılığının birer sonucu olabilirdi. Belki gerçekten de kedisi üzerinde deneyler yapmış ve büyük olasılıkla sevimli hayvanın ölümüne neden olmuştu. Elindeki çizikler mutlaka başka bir kediye aitti.

Acıma dolu bakışlarımı ondan ayırıp deftere döndürdüğümde ve birkaç sayfa ileriye gittiğimde, insan kafatası çizimleriyle karşılaştım. Nam-ı değer Deney 398. Burada kendi beyninden aldığı kanserli hücreleri, üzerlerinde bir takım oynamalar yaptıktan sonra başka insanların beyinlerine yerleştirdiğinden bahsediyordu. Hiç kimse böyle deli bir bıçağın altına yatmak istemeyeceğine göre; tüm bu dehşet, onun iyice rayından çıkan hastalıklı hayal gücünün ürünü olabilirdi.

Deney 398, genel olarak yalnızca kanser DNA’sının aktarımı ve ölümsüzlüğü fikri üzerineydi ama asıl rahatsız edici olan, Deney 399’du. Çünkü bu deney, DNA aktarımıyla kalmıyor, defterin daha önceki kısımlarında bahsettiği, kişiliğin, fikirlerin ve hatıraların, kanserli hücreler yoluyla aktarımı üzerinde duruyordu. Nedense, deneyin daha ileriki kısımlarında, ‘kişiliğin aktarımı’ meselesinden bir daha bahsetmemiş, yalnızca fikirlerin ve hatıraların aktarımıyla ilgilenmişti ve sonra şu ifadeyle karşılaştım:

Tıpkı Deney 263’de görüldüğü gibi, metabolizmayı ele geçirip onunla bir uyum içinde yaşayan Örnek3 ve onun farklı canlılardaki türevleri olarak Örnek4, Örnek5 ve özellikle Örnek1 hücreleri, her seferinde, kişiliğin yıkımıyla sonuçlanıyor. Kişilik denen şeyin, ‘sağlıklı hücre’ dediğimiz bozulmuş kanser hücreleri tarafından inşa edilen bizim gibi yaratıkların sahip olduğu bir yanılsama, bir kuruntu olduğuna inanmaya başladım.

Bu dünya üzerinde yaşayan her canlı, aynı hücre bölünme zinciri parçasıdır. Nasıl bir deri hücremiz öldüğünde biz ölmüyorsak, bir insan öldüğünde de Gaia ölmez.

Gaia onun tanrısı; o ise, Gaia’nın oğlu ve elçisi olmuştu.

Bu sahte peygamber saçmalıklarını daha fazla okumaya dayanamadım. Hışımla kalktım ve kapıya doğru yürüdüm. Sonra hafif bedenini üzerimde hissettim. Bir süre boğuştuk. Bu sırada ikimiz beraber başka bir odanın kapısına çarptık. Kapı kırıldı ve içeriye yuvarlandık. Orada en az yirmi insan cesedi vardı. Sözde deneyleri yüzünden birçok insanı öldürmüştü. Belli ki; onları bir şekilde kaçırmış ve üzerlerinde deney dediği işkenceleri uygulamıştı. Sonra elini ağzıma bastırdı. Eter kokusu aldım.

Kendime geldiğimde, şöminenin karşısındaki koltuğa bağlanmıştım. Alnımdan bir damla kayarak gömleğime düştü. Bu bir ter damlası değil; kan damlasıydı. “Görmüyor musun?” dedim, “Deneylerin işe yaramıyor. Hepsi ölmüş!” İlk kez soruma düzgün bir cevap verdi. “Sen hala hayattasın. Sen, ben ve Kanser üç ediyoruz. Dışarıda halen hayatta olan 16 kişi daha var!” Bana ne yaptı, bilmiyorum ama kedisinin çoktan öldüğüne emindim. Kim bilir zavallı hayvana neler yapmıştı.

Görüş gücüm biraz daha düzeldiğinde, onun da kafasından kan damlaları indiğini gördüm. “Sen,” dedi, “Deneylerimin en üst örneğisin. Yoksa ‘ben’ mi demeliyim? Hani hep derdin ya; ‘Senin, benim diye bir şey yok, benim param, senin paran. Senin derdin, benim derdim,’ artık aramızda, sen-ben diye bir şey yok. Genlerim, fikirlerim ve hatıralarım sana başarıyla nakledildi.

Ne söylediğini bilmiyordu ama gerçek dışı fikirleri çok can yakmıştı. Bir sürü cinayet işlemişti ve kim bilir bana neler yapmıştı… Sözlerine her ne kadar inanmasam da, yine de söylediği her yeni söz, içimi cız ettiriyordu ama asıl irkilmeme neden olan, duyduğum bozulmuş miyavlama sesiydi. Bir şey deliren dostuma sürtünüyordu. Bir şey. Bir zamanlar kesinlikle kedi olan bir şey, kabarcıklı patisinin tersini paramparça diliyle yalayıp bir zamanlar yüzü olması gereken yere sürüyordu. Sonra deli adam, gözlerimin önünde kendisini ve kedisini ateşe verdi. İkisi de rahatsız olmuş değildi. Sessizce ve kıpırdamadan kül oldular. Kendime geldiğimde, sizin yanınızdaydım memur beyler ve bana sorular soruyordunuz. İşte olan biten her şeyi yazdım. Yüzümdeki sargılar ne zaman açılacak? Şu havasız hastaneden ne zaman çıkacağım? Yeterince acı çektim. Beni artık bırakın. Şimdiden teşekkürler.

Polis Raporu: Evde 24 ceset ve ölü bir kedi bulundu. Adamlardan biri ve kedi yanarak ölmüşlerdi. Yanan adamın kimliği tespit edilemedi. Bir zamanların başarılı felsefecisi, tıp doktoru kanser hastası, bazen yukarıdaki ifadesinde de olduğu gibi, kendisini başka biri olarak tanıtıyor. Bazı zamanlarda ise, kendisinde olduğunu hissettirecek şekilde bakıyor. Bu nadir zamanlarda kesinlikle konuşmuyor ve sağlıksızca gülerek, hep aynı cümleyi tekrarlıyor: “Üzerine konuşulmayan konusunda susulmalı.”