Kategoriler
sandık

İntihar Süsü Verilmiş Cinayet

“Hayırlı görünmeyen ama yararlı olmayan bir şey yayılıyor.

Dalga dalga, katman katman…

Gönüllüce davet edilen bir katil yaklaşıyor.

İçimizde büyüyor ve bizi memnuniyetle acıdan kurtarıyor.”

Böyle yazılmıştı kağıda. Kağıt kırışıktı ve eski bir tahta masanın üstündeydi. Masanın bir metre kadar gerisinde yamuk duran bir sandalye vardı. İtilmişti. Adam tavandan aşağıya doğru uzanan ipin ucunda, bir sarkaç gibi sallanıyordu. Öldürülmesinin üzerinden geçen zamanı ölçüyor gibiydi. Dedektif, bir davayı çözmenin bedelini canıyla ödeyebileceğini elbette biliyordu ama böylesine büyük bir katille karşılaşacağını aklının ucundan bile geçirmemişti.

Yalnız başınaydı. Çünkü her zaman şöyle derdi: “Arkadaş sahibi olacak kadar yalnız hissetmek kötüdür”. En iyi yaptığı işi yapmıştı: izleri takip etmek. Takip ediyorsanız, geridesiniz demektir. Sizden önce çizilenin üzerinde yürüyorsunuzdur ve bilmeniz gerekir ki, her çıkmaz sokağa giden bir de yol vardır. Bir gün önce, bürosunun kapısı hızla açıldığında refleks olarak ayağa kalkmış ve silahını çekmişti. “N’apıyorsunuz?!” Orta yaşlı kadın, sanki mermiyi durdurabilecekmiş gibi elini yüzüne siper etmişti. İnsanın hayat karşısındaki çaresizliğine güzel bir örnek teşkil ediyordu.

Dedektif silahını indirip bağırmaya devam etti: “Bu nasıl bir giriş? Beni öldürecekmiş gibi daldınız odaya!” İnsan bilinçli ya da bilinçsiz olarak masum değildir. O zararsız görünen kadını, kaderin o ilginç aygıtını oracıkta öldürseydi, dedektif öldürülmemiş olacaktı. “Kızım kaçırıldı! Kocam da ortalarda yok. Belli ki, onu aramaya çıktı!” diye inledi kadın, “Bulun kızımı, lütfen… Henüz on yedi yaşında. Önünde yaşayacak o kadar çok güzel şey var ki!”

Dedektif yalnızca bir gün sonra üzerine basacağı ve idam edileceği sandalyede, hiç ölmeyecekmiş gibi oturuyordu. “Nerede olabileceğine dair bir fikriniz var mı? Evden kendi isteğiyle kaçmış olabilir mi ya da kocanızla gitmiş olabilir mi?”

Kadın gürledi: “Ben iyi bir anneyim! Ben ona hayat vermek için dokuz ay çile çektim! Neden terk edileyim? Kaçırıldı benim kızım. Ya kıyarlarsa gencecik hayatına? Bulun onu ve bana getirin. Zararsız kadına, savunmasız kızını teslim edin. Kocam en azından bana haber verirdi. Telaşlı adam… Çok sever kızını. Kesin aceleyle aramaya gitti.”

Kızın odası olması gerekenden fazla toplu duruyordu. Süğhelendi dedektif. Aynaya rujla yazılmış cümlelere bakarken şöyle dedi: “Kendi halinde, tehlikesiz bir kızı kaçırdılar ve evden kaçmış süsü verdiler. Benim anladığım bu”. Aynanın yanındaki piyanonun tuşlarına dokunurken ve duvardaki saat gürültülü tik taklarla geçen zamanın melodisine katkıda bulunurken, dedektif aynadaki ilk cümleyi yüksek sesle okudu: “Oyun oynayabilecek kadar genç misiniz hala?” Elini piyanodan çekti. Zaman sadece saatin tik taklarıyla kasvetli biçimde ilerlerken, ikinci cümleyi okudu: “Takip edin bizi. Size, unuttuğunuz şeyleri göstereceğiz.”

“İlginç,” dedi dedektif, “kapıda zorlama yok. Boğuşma izi yok ama bu yazılar ne anlama geliyor? Kendi isteğiyle kaçtığını sanmamızı istedilerse, neden bunları yazdılar?” Aynanın hemen altında duran kitap dikkatini çekti: ‘Aynanın İçinden’. Dedektif aynayı duvardan aldı. “Oyun,” dedi, arkasını çevirdi. Oraya yapıştırılmış kağıtlara ve dört adet fotoğrafa baktı. Biri kızın karnını, ikisi kollarını, sonuncu da bacaklarını gösteriyordu ve üzerindeki yaraları… “Bunlar da ne!” dedi dedektif.

“Ah, benim saf kızım… Yaralar dururdu kendini. İyileşsin diye temizler, öperdim yaralarını…”

Dedektif gördüklerinden hoşlanmamıştı. Kağıtları okumaya başladı. Bazı cümleler şunlardı:

‘Bir adam, bir binadan atlayıp intihar ediyorsa, mutlaka onu iten bir şeyler vardır.’

‘Size özgürlüğü öğretmemi ister misiniz? Kuş olun ve takip edin, doğanızın size söylediği izleri.’

“Kuş…” dedi dedektif, “Bu bir ipucu mu?”

“Yoksa kızımın evden kaçtığını mı düşünüyorsunuz? Aklınızı başınıza alın dedektif. Saçmalamayın!”

“Kızınızın kendi isteğiyle evi terk ettiğine neredeyse eminim bayan. Bunun için bir sebep olmadığına emin misiniz? Bu fotoğraflar ve yazılanlar gösteriyor ki, ruh hali pek de iyi değilmiş. Onu incitmiş olabilir misiniz?”

Kadın kaşlarını çattı. “Deli kız!” dedi, “Hiç normal olmadı ki! Üzüp durdu beni! Eğer haklıysanız, şimdi de terk etti. Bulun onu bana. O benim her şeyim.”

Dedektif başını yere eğip düşündüğü sırada, halının üzerindeki ekmek kırıntılarını fark etti. “Özgürlüğe giden yolda, kuş, doğasının ona söylediği yolu takip edecek.” dedi. “Anlamadım?” diye yanıtladı kadın.

“Ekmek kırıntıları… Onları takip etmenizi istiyor kızınız, düşün peşime.”

Merdivenlerden aşağıya indiler. Ekmek kırıntıları, bodrum kattaki yüklük olarak kullanılan odanın kapısına kadar devam ediyordu. Ağlıyordu kadın. “Ya kıydıysa canına kızım? Kocam ve ben ne yaparız?” Dedektif kapıyı açtı. Ampul bozuktu. Ceketinin cebinden el fenerini aldı ve karanlık odaya bir parça ışık kattı. Kız içeride değildi ama yerde bir bağıt duruyordu. Dedektif yüksek sesle okudu:

“Tünelin sonunda bir ışık var.

Ama tünel karanlık ve ışığa yaklaştığınızda,

Başladığınız yeri göremez oluyorsunuz.

Kurtuluştan önceki son umutsuzluk…

Gürültüden uzaklaştığınızda,

Sizi bir an için korkutan,

Son sessizlik…”

“Bu odada başka bir kapı var mı?” diye sordu dedektif.

“Vardı eskiden ama tuğlayla kapattık. Arkasında şu dolabın.”

Dedektif dolabı çektiğinde, duvarın yıkılmış olduğunu gördü ve ardından, dedektif de dizlerinin üzerine yıkıldı. Yerde yatan adamı, adamın üzerine yazılanı ve etrafa dağılmış fotoğrafları gördüğünde şok oldu. “Kocacığım!” diye bağırdı kadın. Yerde sırtüstü yatan, iple bağlanmış bedene doğru atıldı. Kadın yeniden bağırdı: “Yaşıyor, yaşıyor!”

Dedektif bir şey söyleyecek halde değildi. Duvarda kan vardı, yerde kırılmış tırnaklar ve yırtık elbiseler… Fotoğraflarda aradıkları kızın çıplakken ve henüz çok küçükken, şu an oldukları yerde çekilmiş halleri ve ona, hiç de hoşuna gitmeyecek şeyler yapan babası… Yerde ölü gibi uzanan canlı bedenin göğsünün üzerinde şöyle diyordu kırmızı: “Tecavüzcü”. Dedektif yaklaştı iyice ve okumaya devam etti: “Kanla yazmak gerekirdi belki ama biz, kanla işleyen dünyada rujdan başkasını kullanacak kadar kötü değiliz.” Ardından adamın kolunda uzanan son kırmızı cümleyi okudu: “Bu dünya kötüydü. İntikam değil, kurtuluş istedik.”

Kadın dedektife baktı. “Özür dilemişti. Bir daha yapmayacağını söylmeişti. Odayı tuğlayla kapatmıştık ve bir daha hiç söz etmeyecektik. Yeniden açmış odayı. Yemin ederim bu kez haberim yok. Yemin ederim.”

“Özür dilemek mi? Geçmişte olanı değiştirmez. Özür dilemek, insanı değiştirmez. Onun suçunu affettirmez, unutturmaz. Onun yeniden yapmayacağı anlamına da gelmez! Sen de en az onun kadar suçlusun. Geçmişte göz yumdun, daha sonra ise, gerçekleşmesine engel olmadın.”

Odanın diğer köşesine tuttuğunda feneri, yerde bu kez ölü olarak yatan yedi ayrı bedenle karşılaştı. Aradğı kız ve onun altı tane arkadaşı. Hepsi çocuk. Hepsi, başlarından geçenleri anlattıkları notlar ellerinde, kendi canlarına kıymışlar. O gece, adamın kızını bodruma indirmesini beklemişler ve kafasına vurmuşlar. Ardından planladıkları şeyleri yapmışlar. Yerde çember biçiminde dizilmiş, farklı yaşlarda yedi tane çocuk… Ayakları çemberin merkezine doğru uzanmış ve tam merkezde, bir mumun yanında duran bir şiir… Kadın kızının ölü bedenine sarılırken, dedektif şiiri okudu: “Biz insanlar lanetli değiliz, lanetin ta kendisiyiz…” Silahını çekti. Gözlerini açmak üzere olan, yorgun düşmüş adamın kafasına ateş etti. Kadın silah sesini duyup başını kaldırdığında, bu kez kadını kafasından vurdu.

Evden çıktı. Hava rüzgarlıydı. İnsanlar durmadan konuşuyorlardı ama o, yalnızca rüzgarı duyabiliyordu. Çıkmaz sokağa giden, çıkmaz yola çoktan girmişti. Dizede adı geçen katil peşine düşmüştü. Dedektifi kendinden geçirip evine kadar sürüdü. “Veda mektubunu yaz!” diye emretti. Sonra ilmeği boynuna geçirdi.

Yaşamla ölüm arasında, tam o cinayet anında, çocuklarını geride bıraktıkları şiiri düşündü:

Genç ölenlerin ölmeyeceklerini sananlara

Ölemeyecek kadar gençtik.

Hayat ise, huysuzluklarına katlanılmayacak kadar yaşlı.

Doğan her çocuk, kazanılamayacak yeni bir mücadele.

Unutmayın siz yaşayanlar, nerede bir binadan atlayan varsa,

Orada iten bir şeyler de vardır.

Biliyor musunuz, biz küçüktük…

Bazılarımızın annesi şefkatli

Ama hayat bir anne değildir.

Biz kırılgandık, hayatsa çekiç.

Biz ağlardık, hayat sessiz.

Biz gülerdik, hayat kızardı.

Dedik ki:

Madem biz genciz,

Siz çürümüşsünüz o halde…

Nasıl alıştınız acı duymaya?

Nasıl köle oldunuz?

Biz çiçek olduk.

Siz koklayıp avunanlar.

Dokunamayacak kadar korkarken biz,

Çekinmeden dokundular bize.

Biz ölmeyi seçmedik.

Zaten ölüyorduk, acele ettik.

Hanginiz koşmuyorsunuz yağmurda?

Nasıl da sıkışmışsınız,

Çoktan sıkıldığımız bedenlerde.

Üzgünüz ama

Çocuklar yemez sevmedilerse

Tabaklarındakini,

Bitinceye kadar…

Uyuduk, çünkü uyumalıydık alışmadan.

Uyanmayın, çünkü yolu yok uyanmanın.

Dedektif kurtuluştan önceki son umutsuzlukta ağlıyordu.

“Yalnız yaşamak istemiştim, yalnız ölmek değil…” Katil aceleciydi. Dedektif derin bir nefes aldı, o kuvvetli sessizlik içinde duyulan tek ses, kolundaki saatten geliyordu. Zaman ilerliyordu ve gelmişti ecel. Konuştu dedektif: “Karanlık görünen ama ışığa doğru giden bir dinin ilk inananlarıydı o çocuklar…”

Katil sandalyeyi dedektife tekmeletti ve olay mahalini terk etmedi. Asla terk etmeyecekti. Masanın üzerindeki veda mektubu şöyleydi:

Annelerinin onlar için dokuz ay acı çekmekle övündüğü çocuklar,

Varlık denizinde boğuluyorlar ve çırpınıyorlar,

Bir ömür boyu.

Doğmayı hangimiz seçtik?

Dokakta yanınızdan geçen

Ve gayet sıradan görünen o adamların

Bazıları katil,

Bazıları kapalı kapılar ardında

Kendi kızlarını beceriyor.

Birbirimizi yiyoruz, yamyamız hepimiz!

Kan döküyoruz, vampiriz hepimiz!

İlk doğumla başladı

İlk ölüm hikayesi.

Tüm o çocuklar,

Doğamayacak kadar ölülerdi anne karnında

Ve ölmeyecek denli canlılardı,

İnsanların gözünde.

Hayırlı görünmeyen ama yararlı olmayan bir şey yayılıyor.

Dalga dalga, katman katman…

Gönüllüce davet edilen bir katil yaklaşıyor.

İçimizde büyüyor ve bizi memnuniyetle acıdan kurtarıyor.

Dünyanın en büyük katili gerçeklerdir

Ve tek kurtuluş, ölüm.